Düşmeyen Motivasyonun Sırrı

    Yeni yılın gelmesiyle birlikte siz de bu yıl başarmak istedikleriniz üzerine daha bir ciddi düşünmeye başladınız mı? Belki kendinize verilecek veya alınacak kiloları, okunacak kitap sayılarını, yanına tik atacağınız yapılacakları hedef olarak koydunuz bile. Belki de her pazartesi başladığınız diyetlerle veya her ayın ilk günü kendinize verdiğiniz spora düzenli gitme sözleriyle zaten bu konuda epey deneyimlisiniz. Öte yandan, belli ki yıl içinde işler pek iyi gitmemiş olsa gerek yeni yıldan ayrı bir umutlusunuz. Geçen yıl olmadı ama belki bu yıl bir hedef koyarken veya bir işe başlarken hissettiğiniz o yüksek motivasyonu yıl boyu koruyarak başarıya ulaşırsınız. Karda kışta sıcak yatağınızı bırakmak pahasına spor salonuna güle oynaya giderek o kiloları sonunda verirsiniz veya bir ayrılık sürecinden geçmenize rağmen işinize dört elle sarılarak o terfiyi sonunda alırsınız. “İyi de bunu nasıl yapacağız?” dediğinizi duyar gibiyim. Merak etmeyin, sizi hayal kırıklıklarınıza bir yenisini eklemekten kurtarmaya geldim! Hazırsanız hedeflerinizi tutturmak ve başarıya ulaşmak için motivasyonunuzu nasıl ilk günkü gibi sürdüreceğiniz üzerine kainatın sırrını paylaşıyorum:


Sürdüremeyeceksiniz! 

Motivasyonunuzu değil aksiyonunuzu sürdüreceksiniz! 

Gerekirse kendinizi yatağınızdan oflaya puflaya kazıyarak spora, hissettiğiniz ayrılık acısına rağmen ağlaya zırlaya işe gideceksiniz! 

Ve bunu her seferinde tekrar tekrar, yılmadan yapacaksınız!

Her seferinde!


Bonus: 

Tüm bunları yapmanıza rağmen başarının garantisi olmadığını da kabullenseniz iyi olur.


Evet, düşmeyen motivasyonun sırrını sizlere bonusuyla birlikte bahşettiğime göre artık hedeflerimize koşmak için dağılabiliriz… diyecektim ama yüzünüzdeki ifadeye kayıtsız kalamadım. Hayal kırıklıklarınıza bir yenisini eklemeyeceğinizi taahhüt etmeme rağmen sanırım başaramadım. Sizi böyle göndermeye içim el vermediğinden –doğrusu biraz da bakışlarınızdan tırstığımdan– birkaç kelam daha etmeye çalışacağım. Yalnız önceden uyarıyorum, işler dünyanın olmasa da sizin gaz ve toz bulutu olduğunuz zamanlara kadar gidecektir. Lütfen “Ne alaka?” demeden önce sabredip sonuna kadar okuyun.


Gaz ve Toz Bulutu Olarak Varlığımız

İşte size düşünmeye değer bir soru: İnsan ne zaman var olmaya başlar? Doğduğunda mı? Ana rahmine düştüğünde mi? Yoksa çok daha önce mi? Psikanalist Piera Aulagnier, “Özne, biyolojik olarak değil; anne-babanın zihinsel yatırımıyla var olmaya başlar,” der. Bunun anlamı, var olmaya ebeveynimizin zihninde belirdiğimiz ilk anda başladığımızdır. Ebeveynimiz bizi; belki de daha çocuk sahibi olma kararını vermeden, hatta birbirini tanımadan, hatta ve hatta yetişkin bile olmadan çok önce bize dair kurduğu hayallerle, oluşturduğu beklentilerle ve kim olacağımıza dair düşüncelerle var etmeye başlamıştır. Bu durum eğer iki şekilde şanslıysak pek bir sorun yaratmaz: 

(i) Mucizevi bir tesadüfle her iki ebeveynimizin zihinlerindeki “evlat” tasarısının örtüşmesi üzerine bir de bu ortak tasarının gerçekte kim olduğumuzla bire bir örtüşmesiyle, 

(ii) Her iki ebeveynimizin kendi geçmişine ve yaralarına cesaretle bakabilen, onları iyileştirme sorumluluğunu başkasına yükleyemeyeceğinin farkında olan, onları özveriyle sarabilen, ötekinden sağlıklı bir düzeyde ayrışmayı başarabilmiş bireyler olmalarıyla; böylelikle zihinlerindeki “evlat” tasarısının gerçeğimize uymadığını gördükleri noktaları olgunlukla karşılayıp, hayalkırıklıklarının yasını kendi içlerinde tutup gerçekten kim olduğumuza şefkat ve kabulle alan açmalarıyla. Yani kısaca bir başka mucizenin gerçekleşmesiyle. 

Bu konularda pek de şanslı olmadığımızı gösteren önemli bir ipucu nedir biliyor musunuz? Kendimize koyduğumuz hedefleri gerçekleştirmede bu denli zorlanmamız ve bunun için devamlı yeni bir yıla, aya veya haftaya tutunmak zorunda kalmamız. Zira konunun büyürken gerçekten kim olduğumuza ne kadar alan açıldığıyla epey bir ilgisi var. 


Gerçekten Kimiz?

Gerçekten kim olduğumuzu sorgulamak için yüzyıllara yayılan epey geniş bir külliyatımız bulunsa da şimdilik odağımızı biraz daraltalım. Hümanistik psikolojinin babalarından Carl Rogers’a göre kişinin yaşantısal olarak hissettiği ihtiyaçlarını, duygularını ve eğilimlerini kapsayan benliğine gerçek kendilik denir. Gerçek kendiliğiyle temasta olan kişi; deneyimlerini, duygularını, düşüncelerini, bedensel duyumlarını, ihtiyaçlarını ve isteklerini fark eder ve bunları inkar etmeden, çarpıtmadan, kabul ederek yaşantılayabilir. Gerçek kendilik başkalarının beklentilerine göre değil, kişinin kendi öznel deneyimlerine güvenerek şekillenir. Dolayısıyla da karşılaştırma veya yargı içermez. Gerçek kendiliğin dili olsa “X hissediyorum, Y’ye ihtiyacım var, Z’den hoşlanmadım” gibi cümleler kurardı. 

Gerçekte olduğumuz kişiyi yansıtan gerçek kendiliğin yanında bir de olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi olarak tanımlanan ideal kendilik vardır. İdeal kendilik büyük ölçüde ebeveyn tutumlarıyla oluşur ve kişiye sevilmek, kabul görmek, değer verilmek için neler yapması gerektiğine dair bir yapılacaklar listesi sunar. Bunu kişinin öznel deneyimlerine değil, dışsal değerlendirmelere ve beklentilere dayandırarak yapar. Dolayısıyla da ideal kendiliğin gerçek kendiliği tamamen reddetmesi dahi mümkündür. İdeal kendiliğe ses verilse gerçek kendilikten farklı olarak “A hissetmemeliyim, B gibi olmalıyım, C’yi değil D’yi sevmeliyim” gibi zorunluluk içeren cümleler kurardı.

Eğer bahsi geçen mucizeler gerçekleşmiş ve şansımız ebeveynimizden yana yaver gitmişse gerçek kendiliğimiz ile ideal kendiliğimiz büyük ölçüde örtüşür. Yani sevgi, kabul, değer görmek için olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi zaten olduğumuz kişi olur. Bunun sonucu olarak gerçekte olduğumuz kişiye hitap eden ve gerçekte olduğumuz kişinin ulaşabileceği hedefler koyar, bunlara ulaşma sürecinden büyük ölçüde keyif alır, zorlandığımız noktalarda dayanma gücünü içimizde buluruz. Böylelikle hedeflerimize ulaşma olasılığımız artar. Fark ettiyseniz hedeflerimize kesin ulaşacağımızı iddia etmiyorum; zira hepimiz biliriz ki hayatın tüm kontrolü elimizde değildir. Bazen hedeflerimize ulaşamasak bile gerçek ve ideal kendiliğimizin hali hazırda büyük ölçüde örtüşmesi bize öyle büyük bir huzur ve dinginlik katar ki günün sonunda çok da büyük bir sorun yaşamayız. Başka bir ifadeyle gerçek kendiliğimiz, bize o meşhur duada geçen paha biçilemez üç şeyi sunar:

(i) Değiştirilemeyecek olana karşı sükunet,

(ii) Değiştirilebilecek olana karşı cesaret,

(iii) Bu ikisini ayırt etme konusunda bilgelik.

Ebeveynimizden yana şansımız yaver gitmediğinde ise gerçek ve ideal kendiliğimizin arası açılır. Ara ne kadar açılırsa ızdırap o kadar artar, paralize olur, yolumuzu kaybederiz. Hayal edin: Dün gece onlarca odası olan koskoca bir malikanede yüzlerce kişilik çılgın bir parti verilmiş. Etraf darmadağın ve leş gibi. Her yerde kirli bulaşıklar, yemek artıkları, cam kırıkları, boş şişeler, süslemeler var. Bu malikaneyi bal dök yala hale getirme görevi de tek başınıza size verilmiş. Altından kalkamayacağınız, gözünüzü korkutan, gerçekliğinize uymayan ve aslında hiç istemediğiniz her türlü durumda olduğu gibi “Nereden başlasam?” diye çaresizce kalakalırdınız sanki, hepimiz gibi. Eğer birileri gerçek kendiliğimizi merak veya kabul etmeyip bize bambaşka ve gerçekdışı bir ideal kendilik portresi dayatmışsa hayat karşısında yaşadığımız his tam olarak budur. Peki neden “Bana mı sordunuz kirletirken, kim kirlettiyse o temizlesin!” demek zor geliyor? Neden bu dayatmacı ideal kendiliği farkında olmadan kabul ediyoruz?


Neden Kendimiz Olamıyoruz?

Bize ne olduğu hakkında Rogers’ın çizdiği çerçeveden sonra neden olduğuna dair detaylar için tekrar psikanalize dönelim. Kısaca özetlemek gerekirse nesne ilişkileri kuramının babalarından Donald Winnicott, tıpkı Rogers gibi bebeğin spontan duygu ve ihtiyaçlarını içeren gerçek kendiliğiyle doğduğunu öne sürer. Ebeveynin bebeğe yeterince iyi bir ebeveynlik yapmasıyla bebeğin duyguları büyük ölçüde kabul görür, ihtiyaçları olabildiğince karşılanır. Sonuç olarak bebek gerçek kendiliğiyle var olabileceğini öğrenir ve büyüdükçe ebeveyninden sağlıklı şekilde ayrışarak en sonunda kendi sorumluluğunu alabilen yetişkin bir birey olur. Benzer bir noktada kendilik psikolojisi kuramının babalarından Heinz Kohut’a göre eğer bebeğin duyguları ebeveyni tarafından olabildiğince görülüp aynalanırsa bebeğin kendilik bütünlüğü sağlanır. Kendilik bütünlüğü sağlanmış birey kendine baktığında tutarlı, süreklilik hissi olan, canlı ve amaçlı birini görür; zamanla davranışlarını amaçlarına kanalize edebilir hale gelir. 

Winnicott’a göre ebeveynin görevlerini yeterince iyi şekilde yerine getiremediği durumlarda ise bebek gerçek kendiliğinin üzerini örter ve ebeveyne uyum sağlayan, onun onayına bağımlı olan, “-mış gibi” yapan bir sahte kendilik geliştirir. Bunu yapar çünkü insan yavrusu o kadar aciz bir şekilde doğar ve bakıma o kadar uzun bir süre boyunca muhtaçtır ki, bebek ebeveynin onu olduğu gibi kabul etmediği anlarda hayati bir tehdit algılar. Bebeğin hayatta kalmak için ebeveyne hitap edecek şekilde kendini yontmaktan başka çaresi yoktur. Bu bir nevi bebeğin ihtiyacı olan bakımı alma ihtimalini artıran bir adaptasyon olarak görülebilir. Bebek bu şekilde daha fazla kabul görerek hayatta kalmasına kalır ama gerçek kendiliğiyle bağı git gide zayıflar. Bu şekilde büyümüş bir yetişkin ise farkında bile olmadan kendinin değil başkalarının onda görmek istediklerinin peşinden koşturur durur. Bu yolda zamanla yıpranıp tükenmemek elde değildir. Bu hikaye size bir yerlerden tanıdık geldi mi? Mesela bir türlü gerçekleşemediği için devamlı yılın, ayın veya haftanın ilk gününü bekleyen o hedeflerden?


Hedeflere ve Motivasyona Alternatif Bakış

Bu kadar teori yeterse şimdi esas meselemize dönelim. Kendimize koyduğumuz ve ulaşma motivasyonumuzu sürdürmeye çalıştığımız hedeflere gerçek kendilik perspektifinden bakarsak acaba ne görürürüz? Sizce gerçek kendiliğimiz karnımızda çıkacak baklavalarla gerçekten ilgileniyor olabilir mi? Bir yılda bitirmek istediğimiz kitap sayısını bir türlü tutturamıyorsak bunun sebebi gerçekten ilgimizi çeken kitaplar yerine okumamız gerektiğini düşündüğümüz kitaplara yönelmemiz olabilir mi? Sizce gerçek kendiliğimizin işimize dair gerçekten önemsediği şey kaç kişiyi yönettiğimiz veya ne kadar havalı bir unvanımız olduğu olabilir mi? “Bu gerçek kendilik denen şey spora, kitaplara ve iş başarısına karşı olsa gerek!” diye düşünecek olursanız bu beni üzer. Gerçek kendilik sadece neyi neden istediğimiz sorularına kabul görmeme pahasına verebileceğimiz en içten, en dürüst cevapları içerir; başka tür yargıları değil. Bunu üç örnekle somutlaştıralım ama siz örneklerin içeriğini kendinize göre şekillendirebilirsiniz: 

(i) Diyelim ki düzenli spor yapmayı hedefledik. Eğer bu hedefe sahte kendiliğimizin izinden yürüyorsak bedenimizin olduğu haliyle beğenilmeyeceğini düşünmemiz, birilerinin sevgisine değer olabilmek için mutlaka belli bir şekle sokulmamız gerektiğine inanmamız veya aslında birilerinin havalı bulduğu ama bize hiç hitap etmeyen bir spor dalında tutturmamız kuvvetle muhtemeldir. Öte yandan eğer aynı hedefe gerçek kendiliğimizi takip ederek yürüyorsak bizi kimin beğenip beğenmeyeceğinden bağımsız olarak her yaşta olabildiğince sağlıklı, güçlü, kuvvetli, kendi kendine yeten, torun torbayla koşuşturmak dahil hayatın tüm nimetlerinden faydalanabilen biri olmak içselleştirdiğimiz bir öncelik olabilir. 

(ii) Eğer sahte kendiliğimiz bize devamlı kitap okumamız yönünde baskı yapıyorsa bunun ortamlarda satacağımız bilgiler üzerine çizeceğimiz imaj ve alacağımız alkışla, daha da önemlisi kendimize dünyada ancak bunları sağlarsak bir yer edinebileceğimize inanmamızla büyük ilgisi olabilir. Oysa eğer bizi aynı hedefe gerçek kendiliğimiz çağırıyorsa kitapları merak ettiğimiz alanlarda bilgilenmek, kendimizi ve ilişkilerimizi daha iyi anlamak, yaşamımızın el veremeyeceği zamanlardan ve coğrafyalardan insanlarla bağ kurmak için okuyor, bu dünyada her halimizle bir yerimiz olduğunu zaten hissediyoruzdur.

(iii) Eğer iş hayatındaki hedeflerimizi, seçimlerimizi ve tutumlarımızı sahte kendiliğimiz yönlendiriyorsa bize anlamlı gelmeyen, eğilimlerimizle uyuşmayan, kendimizin değil başkalarının takdirini toplayacak yerlerde çırpınmamız söz konusu olabilir. Aksine, iş hayatında gerçek kendiliğimizin peşindeysek yaptığımız seçimler bizi hayatımızı idame ettirme sorumluluğunu üstlenirken olabildiğince içsel tatmin de hissedeceğimiz mesleklere, kariyerlere, iş ortamlarına yönlendirebilir. Öte yandan, sadece ebeveyn değil başka dışsal koşullar açısından da şansı yaver gitmemiş olanlarımız için iş hayatında kontrol ve seçim alanı iyice kısıtlanmış olabilir. Bu durumda da nerede ne işle meşgul olmak zorunda olursak olalım gerçek kendiliğimizle bağ kurmak hayatla kavga etmek için değil, değiştiremediklerimizi tevekkülle kabul etmek ve yokmuş gibi görünen yerlerden ufacık da olsa kontrol alanları çıkarmak için bize güç verebilir. Perfect Days filmini hatırlayın, izlemediyseniz izleyin. Baş karakter olan tuvalet temizleyicisinin genel tutumuna, işine yaklaşımına, boş zamanlarını değerlendirişine bir de bu gözle bakın. Bana kalırsa bu karakter Rogers’ın bahsettiği gerçek ve ideal kendiliğin büyük ölçüde örtüşmesi sonucu hissedilen dinginliğin vücut bulmuş hali.

Bir türlü ulaşamamıza rağmen kendimize tekrar tekrar aynı hedefleri koyuyorsak ve bunlara ulaşma motivasyonumuzu korumak için okuduğunuz bu yazının vaadedip feci şekilde çuvalladığı gibi kainatın sırlarından medet umuyorsak cevabı yanlış yerde arıyor olabiliriz. Mucizelerden nasiplenemeyen pek çoğumuz gibi büyürken gerçek kendiliğimizin üzerini örtmeyi öğrenmiş, bu sebeple farkında olmadan devamlı olarak bize hitap etmeyen, ait olmayan, uyumsuz hissettiren hedefler koyuyor veya doğru hedefleri bilinçsizce yanlış nedenlere bağlamaya çalışıyor olabiliriz. Bu hedeflerde ısrar etmek ve halimize üzülmek yerine olan biteni farklı şekilde okumayı deneyebilir miyiz? Belki de istikrarlı bir şekilde hedeflerimize ulaşamayışımız gerçek kendiliğimizin oturtmaya zorladığımız bu sahte düzene isyanıdır. Eğer durum buysa iyi ki o sporu sürdüremiyor, o kitabı okuyamıyor, o terfiyi alamıyoruz çünkü belli ki bir şeyler fena halde ters gidiyor! Sinirimizi de bozsa, bizi deli de etse direncimiz ve olduramayışlarımız hayatımıza dönüp şöyle bir bakmak, bize ait olmayanları ayıklayıp ait olanlara alan açmak için eşsiz bir fırsat verebilir. Bu sessiz çığlıkları duyabilirsek hayatımızın dümenini bu dünyada bizim için en iyisini bilen tek varlığa, nam-ı diğer gerçek kendiliğimize güvenle teslim etmemiz mümkün olabilir. 


Nasıl Kendimiz Olacağız?

Sıkı durun! Az sonra 3 adımda kendiniz olmayı garantileyen formülümle karşınızdayım… desem umarım bu sefer kanmazsınız. Adına ister gerçek ile ideal kendiliğin arasını kapatmak diyelim, ister sahtesi yerine gerçek kendiliğe kulak vermek, konu kendimizle daha otantik, şefkatli ve huzurlu bir ilişki kurmaksa bunu gizli sırlar veya birkaç adımlık formüller elbette sağlayamaz; ama hayatın satır aralarını okuyabilen bir bakış açısı ve çokça emek sağlayabilir. Formülüm yok belki ama sadece peşine düşmenin bile bir şeyleri değiştireceğinden emin olduğum bir tanımım var: Kendi geçmişine ve yaralarına cesaretle bakabilen, onları iyileştirme sorumluluğunu başkasına yükleyemeyeceğinin farkında olan, onları özveriyle sarabilen, ötekinden sağlıklı bir düzeyde ayrışmayı başarabilmiş bireyler olmak. Doğru hatırladınız, zamanında bizim için muhtemelen gerçekleşmemiş o mucizenin ta kendisi.

Varoluşçu Psikoterapist Irvin Yalom, “İlişkilerde kırılırız, ilişkilerde iyileşiriz,” der, çok da güzel der. Şansı yaver gitmeyenler olarak dünyaya gelir gelmez kurduğumuz o ilk ilişkilerde kırıldık belki ama bu bir kader olmak zorunda değil. Hem geçmişimizi anlama çabamız hem de bugün kuracağımız farklı ilişkiler hikayemiz için beyaz sayfalar açabilir. Yeter ki bu ilişkiler olabildiğince kabul, empati ve samimiyet içersin. “Bu devirde böyle ilişki nereden bulunur?” demeyin, detayları başka bir yazının konusu olsa da hayata gerçek kendiliğin gözünden bakmaya çalışmanın doğru kişileri görmeyi kolaylaştırmak gibi de bir etkisi olduğunu bilin. Bakarsınız ilişkilerde iyileşir, yukarıdaki tanıma yaklaşır ve belki de en önemlisi, kendimiz olmakla kalmayıp sonraki nesillerin mucizesi dahi oluruz!

Velhasıl, motivasyon dediğimiz gökteki bulutlar gibi gelir ve gider. Geldiğinde adım atmak kolaylaşır ama bir yerlere varmak için ona bel bağlamak sadece hava bulutlu olduğunda yol alıp güneşli, rüzgarlı, sisli olduğunda kaybolmak anlamına gelebilir. Motivasyona değil de gerçekten olduğumuz kişiye tutunmaksa bizi hava durumundan bağımsız yolda tutacak güç olabilir. Yolumuza güller seremez belki; yeri geldiğinde oflayıp puflamak, ağlayıp zırlamak da hayata dahildir ama gerçeğimizle uyumlu bir yaşam en azından zorluklara rağmen yolculuğu mümkün kılar ve belki de bu kadarı yeterlidir. Sanırım artık cidden dağılabiliriz; ama bu sefer hedeflerimize koşmak için değil, biraz gerçekten olduğumuz kişi üzerine düşünmek için.

Yorumlar