Evdeki

* Bu öykü, Yusuf Atılgan’ın “Evdeki” adlı öyküsü üzerinde minimum düzeyde değişiklik yapılarak, ana kahramanın cinsiyetinin kadından erkeğe çevrilmesi sonucunda yazılmıştır. Yapılan değişiklikler kalın yazıyla işaretlenmiştir.

Bugün karşı evdekiler taşındı. Kocaman kamyonlar onca eşyayı iki saat içinde aldı gitti. Hiç ayrılmadım pencereden. Annem bir iki kere «Aman iyi oldu pek hoppa bir şeydi zaten» dedi: aldırmadım. Beş yıl önceki taşınmalarını düşündüm durdum. Okul dönüşü bu pencereden odasında saçını tarayışına bakardım. «Ağzının suyunu sil» derdi annem, utanırdım. Beş yıl önce kendimi de severdim. Hem böyle mahallenin insanlarından korkmazdım. Ben de onlar gibi olacağıma inanırdım. Erkeklerin yanında palazlanır, kadınların kucaklarından inmezdim. Ortaokula başladığım yıl karşıya taşındılar. Cesaretim gücünü yitirdi. Pencereden hep o kızın odasını gördüm yıllarca. Kışın birkaç kez camına kar topu atıp kaçtım, yazın güneşte esmer esmer yanan tenini düşledim. Bugün gittiler. Şimdi içimde bir hüzün var. Kafam dağılsın diye top oynamağa gelecek çocukları bekliyorum.

Annem aşağıdan «Yemek hazır» diye bağırdı.

— Acıkmadım daha. Bekleme sen, ye! dedim.

Sokağa bakıyorum. Tek tük geçenler var. Çoğu erkek. Yüzleri asık, adımları sert. Bir yerden kavgadan geliyorlar, ya da bir yere kavgaya gidiyorlar sanırsın... Kös kös yürüyorlar. Hepsi de kendine güvenen kişiler, belli. Kusur bağışlayacak göz yok bunlarda. Büzülüyorum; içimi bir korku kaplıyor. Şu tokmak gibi herif bizim sokakta oturan kasap değil mi? Öğle yemeğine geliyor olmalı. Kime bırakmış dükkânı? Yetişkin oğulları vardır. Erkekliği babalarını göre göre mi öğrenmişlerdir?

Bir dallama geçiyor. Tanırım onu, evleri bize yakın. Babası bir bankada çalışıyormuş. Kıpkırmızı olmuş top oynamaktan. Neler söylüyorlar onun için mahalledeki kızlar, ne abartı şeyler. İnanmıyorum onlara. Hep birine abayı yakarlar. Gözleri ışıldar anlatırken. Onların önünden geçip gitmekten korkarım. Gider gitmez beni onunla karşılaştıracaklar sanırım, inanmıyorum onlara ama bu çocuğu da sevmiyorum. Çok konuşur. Ara sıra bize gelir. 'Bizimki' dediği manitasını anlatırken bir bakışı vardır bana, onu seçti diye eğlenir gibi, acır gibi bir bakış, sinirlendirir beni. Gene de birşey demem; anlamamış gibi dururum. O boyuna konuşur. Müdürlere gitmişler geçende. «Bir kızları var kardeş, bu kadar da olur mu? Neredeyse kucağıma oturacak...» O kıza da kızarım ben, şu çocuğa da, kendime de. Neden bu kadar adaletsiz hayat? Yoksa bütün dünya böyle mi? Ne olur sıra bana da gelse?

Kapı açıldı. Baktım Necati. Canım sıkıldı. Ne işi var burada? Annem içeri almış olmalı. Yanımda olmadı mı serin kanlı düşünüyorum; acıyorum ona. Aslında iyi çocuk, onun dünyası da bir türlü diyorum. Yanıma geldi mi tepem atıyor. Arkadaşımmış, umurumda değil. Nefes nefese başladı.

Duydun mu lan? Elifler taşınmış, dedi.

Biliyorum. 

Biricik meleğin uçtu mu şimdi?

Ya bırak! Kaç kere söyledim sana, onu istemiyorum ben.

İsteme lan bir zahmet. Açılamadığın beş senede beş erkek geçti üstünden, diyor.

Siktir git lan burdan!

Kahkahayı bastı. Kalktı, kapıyı çarptı gitti. Dışardan sesini duyuyorum. Ben de erkek miymişim. Herkes aynısını düşünüyor, acıyor bana, sesinden belli katıla katıla gülüyor. Ben ise ağlamak istiyorum.

Kiminle aşık atacağım bu evrende? Kim anlatıyordu geçende «Kaçıp kaçıp gecenin bir vakti gelir eve. Memelerini önüme uzatır. 'Çıkar şunları' derim. Mis gibi kokar teni.» İçim bulanıyor. Nasıl yarışılır böyle bir adamla?

Sokak kapısı açılıp kapandı. Eğildim baktım Necati. Kim bilir hangi şerefsize gidiyor? Bahsedecek benden, anlatacak herkese, dalga geçecekler. Bense hep burada kalacağım, kendi kendimle. İnsan kendine acır mı? Ben acıyorum.

Kalktım aşağı indim. Annem koltukta uyukluyor. Tuvalete girdim. Çıkınca mutfakta şöyle bir gezindim. Yemek dolabında taze baklayla pilâv var. Bir tabakta yoğurt. Yoğurtla pilâv yedim biraz. Pilâv soğumuş. Olsun, soğuğunu severim ben. Sonra gene odama çıktım. Şimdi daha iyiceyim. Dolaptan bir kitap aldım. Yatağa uzandım. İlk yaprakta dayımın adı yazılı. Çoğu onun bu kitapların, bana kaldı. İki yıl İngiltere'de okumuş. Bana İngilizce öğretirdi. Severdi beni. «İngilizce bilirsen büyüyünce turist kızları bile tavlarsın» derdi. Babamı hiç bilmiyorum. Dayım da ilkokulu bitirdiğim yıl öldü. Zaten her şey o yıl olmadı mı? Elifler bile o yıl geldi karşıya.

Nice sonra kapı çalındı. Kitabı kapayıp kalktım. Ayaklarım uyuşmuş. Annem uyanmasın diye basamaklardan ağır ağır indim. Leyla mı yoksa? Ara sıra gelir, İngilizce ödevlerini yaptırır. Kapıyı açtım. Oymuş. Dümdüz taramış saçlarını. İki yandan da toplamış.

Nasılsın abi? dedi.

İyiyim. Girsene.

Girdi. Kapıyı kapadım.

Halam nerede? diye sordu.

Kestiriyor.

Dayımın kızı bu Leyla. Babasından öğrendiğimi kızına satıyorum. Yukarı çıktık. Sakal tıraşımgelmişti ne, kötü kötü kokuyorum. Baktım burun kanatları oynuyor, kokluyor. Bu oda genç erkek kokar sanırım. Alışmışım ben, duymuyorum. Masanın önüne oturdum.

— Otursana, dedim.

Karşıma oturdu. Kitabını, defterini masaya koydu. Bu yıl tek tük geliyor bize Leyla. Eskiden de pek uğramazdı. Hem üstünde bir kayıtsızlık. Varlığı da yokluğu da bir gibi. Büyüdü artık, o da liseye gidiyor.

Ödev mi var? dedim.

Evet dedi.

Kitaba uzandı.

— Biliyor musun,  karşıki evden eşyaları taşıdılar. Eskiden Elifler otururdu orada, dedim.

— Sahi, dedi. (O yana baktı.) Söyleyeyim arkadaşlara. Biz de arar sorarız.

Kitabı, defteri açtı. Çalışmaya başladık. Ben okurken, farkındaydım, rahat durmuyorum. Şurasına, burasına göz atıyorum. En çoğu göğsüne. Alt dudağı belli belirsiz seğiriyor. Hele gözlerindeki rahatsız bakış. Umrumda değil. Canıma tak etti bu pısırıklık. Kitabı uzattım.

Şimdi de sen oku bakalım, dedim.

Toplandı, önce dudağı geldi eski haline; ama gözlerindeki o rahatsızlık güç arındı. Okuması kötü değil. Ben yüzüne bakıyorum. Güzel değil ama çirkin de sayılmaz. Dayımın kızı oluşuna ne demeli? Önemsiz bir detay. Hem biliyorum, bu kız diğer kızlar gibi değil. Elif gibi hiç değil. Benden de küçük. Kızlar niyeyse kendilerinden büyük erkek ister. Kader değişecekse o gün bugün. Bacağımı ondan yana uzatsam diyorum. Uzattım. Kıpırdarken dizi bacağıma süründü. Bir kelimeyi yanlış okudu.

— İyi bak o kelimeye, dedim.

Düzeltti. Yüzüme kan çıkıyor. Şimdi dönsem, yüzünü kavrasam, gözlerine baksam, dudağına yapışsam. Artık yapmam gerek. Başka çarem yok. Kıpırdamıyorum. Ağır bir hava var odada. Oysa ilkyaz daha. Bungun, ağır, sıkıntılı bir hava bu. Leyla hep okuyor. Uğultu sesi gibi. Nasıl da haklılar. Erkek miyim lan ben? Bir tiksinti, bir bulantı kabarıyor içimde. Kendimden iğreniyorum. Ses kesildi.

Kalktım pencereyi açtım. Şu sıkıntılı hava dağılsın.

— Bugün hastayım ben Leyla,  dedim.  Sen gelmeden yatıyordum. Okuyuşun çok iyi. Çevirisini sen kendin yaparsın.

Kalktı.

— Peki abi, dedi.

Gözlerinde o rahatsızlık yok artık.

Hava kararırken annem uyandı. Aşağı indim. Mutfak masasında yemek yedik. Hiç konuşmadık. Evin içinde yalnız bulaşık çanaklara musluktan damlayan suyun sesi var; şıp, şıp, şıp... Neden böyle oldum ben? Neden hiçbir şeye cesaretim yok? Sebebi ne bunun? Babasızlık mı? Adaletin bu mu dünya?

Yemekten sonra radyo dinledim. Geç yattım. Yatakta kendi kendime yalnızım. Uyuyamıyorum. Oda karanlık. Pancurlar kapalı. Gene de bir çocuk ağlaması duyuluyor. Uzak, çok uzak bir yerden gelir gibi. Sıkıntılı. Sanki gelecek günlerine ağlıyor, içim daralıyor. Yorganın altına büzülüyorum, iyi şeyler düşünmek istiyorum. Uyusam da bari düşte çıksam bu benlikten. Olmuyor. Biliyorum, bu gece de uykumda babam yok. Bari rüyada gel be adam!

Dışarıdan bir çift ayak sesi geliyor. Adam bağırıyor. «Sana neler yapacağım bir bilsen!» diyor. Kadın kıkırdıyor. Neden tam burada bağırdı bu adam? Sinirime dokunuyor. Öyle bitkin, öyle çelimsizim ki. Şimdi insanlar bana ne isterlerse yapabilirler. Adam pencereyi açıp kadınla yanıma uzanabilir. Beni fark etmezler bile. Ama gelmiyorlar. Sesler uzaklaştı. Köprüye varmışlardır. Ne dedikleri anlaşılmıyor. Yalnız belli belirsiz, içimi kurutan uzun bir gülüşme sesi duyuluyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Denizde Taş Sektirmek

Yaratıcı Şarap Tadımından Geriye Kalanlar